Yeni dönemden herkese merhaba.
''3. yılın yarısını devirmişken, nasıl gidiyor Hülyacığım?'' diye kendime sorulmuş bir soru gördüm önce taslak olarak. Acaba hangi ruh halindeydim ve nasıl gidiyordu bilemiyorum.
Sonra 2014'ten kalma şöyle bir taslak gördüm:
''Birinci sınıflardan ilk önce Ceren'le tanıştım, öğrencilerimden birinin kuzeni. Gel zaman git zaman sanırım Ceren beni sevdi, her teneffüs gelip elimi tutar oldu. Tabi benim öğrenciler ''Öğretmeniiiim, kızınız mı bu?'' diye sormaya başlayınca aramıza biraz mesafe koyduk.
Ceren, çıtı pıtı, hanım hanımcık, aynı zamanda süslü püslü bir kızımız, konuşmalarıysa hem akıllı hem tatlı. Sohbet ederken ''Napıyosun, biliyo musun, gelsene'' gibi sözcüklerle hitap ederek adeta sizi kendine arkadaş kılıyor :)
Birinci sınıflarla ikinci sınıflar arasında dağlar kadar fark olabileceğini bilmem hiç düşündünüz mü?''
Yukarıdaki diyalog aslında ikinci yılıma denk geliyor. İkinci sınıf öğrencilerimin büyüyüp üç olduğu yıla ve ben diyordum ki Allah'ım birler ne kadar küçük. Aradan geçen zamanla ilk dört yılımı ilkokulda tamamlayıp ortaokula geçmiş bulunmaktayım. Aslında bakarsanız çok şükür!
Çocukları her zaman sevmemin yanında öğretmenlikten meslek olarak keyif alamıyordum sanırım. Hele bir de son çalıştığım ilkokulun elli kişilik sınıflarında. Benim için inanın mümkün değildi. Ortaokula gelirken geçen sene başında yaşadığım heyecanı bu sene de yaşayabilmekten pek memnunum. Sabah erken kalktım ve çocukları görmenin heyecanıyla okula koştum. Umarım bu heyecanı devam ettiğim süre boyunca yitirmem.
Sanki okul açılınca ben daha öğrenciymişim gibi oluyor. Kitaplarımı, kalemlerimi alıp yarınki derse hazırlanmak, öğrencilerimle birlikte öğrenmenin keşfetmenin tadını çıkarma hevesiyle gitmek okula. Öğretmenlik buymuş diyorum. Senelerdir bu benim işim mi diye sorgularken belki de sadece benim için yanlış yaş grubuna hitap ediyormuşum.
Bugün Haziran ayına, geleceğe mektup yazdık birlikte. Ben de biraz buraya yazayım. Öncelikle bu seneyi kazasız belasız, keyifle bitirmeyi dilerken bir yandan da kendimi geliştirmek adına bir şeyler yapabilmeyi istiyorum.
Bloğa tekrar baktığımda aradan ne kadar vakit geçer bilemiyorum. Şimdilik kısmet diyorum ve geleceğe bu mektubu kendimce yolluyorum :)
Görüştüğümüzde umarım iyi gidiyor olur Hülyacığım.
Öğretmenlikten Dem Vurmak
17 Eylül 2018 Pazartesi
12 Ocak 2016 Salı
Dönemin sonu gelirken heyecanını yitirmemek: Balon ısıran çocuk!
Az önce öyle boş boş takılırken kendi bloğumla karşılaştım. 2015'te yazmışım bunu ama yayınlamamışım. Bu yazı böyle yarım kalsın, kafamda anılar canlansın.
Hem Gaziantep'e hem de kalem batırmak yerine balonu ısıran çocuğa selam olsun! :)
Dönemin sonu gelirken, artık aaa neyse üç hafta kaldı diye gidip geliyorum okula.
Zaten bana bir dokun bin ah işit. Ah şu sayılı günler geçseydi, Haziran gelseydi, tayinim çıksaydı.
Askerlikle öğretmenlik arasında gün saymak açısından sıkı bir ilişki var bence!
Bu arada daha tecrübeliyim gibi hissettim bu dönem. Çocuklarla bir çok rengarenk aktivite yaptık mesela, sınıf yönetiminde de çeşitli yollara başvurdum. Geçen yıl böyle şeylerin zerre aklıma gelmemiş olmasına, sınıfların duvarlarını boş bırakmış olmama hala şaşırıyorum. Mesleğe başlamanın şokuydu sanırım, ama yine de hepimiz İngilizce'yi seviyoruz :)
Asıl anlatmak istediğime dönecek olursak, senenin başında, geçen yılki sınıflarımla devam edeyim, ah ne güzel çocuklar büyüdü 3'e geçtiler dedim kendi kendime. Ama gel gör ki öyle bir dünya yokmuş. Bu dönem müfredatın da yoğunluğuyla beraber o kadar çok yordular ki, bir kaç sınıfı canavar olarak tanımlıyorum kafamda.
12 tane üçüncü sınıfımın yanında, 3 tane de ikinci sınıfım var. Haftanın 3 günü, üçlerle 6 saat dersin üstüne ikilerle de 2 saatim var. Sanırım mini minik ikilerin heyecanı olmasa günde 8 saate katlanamazdım. Düşünüyorum da, sanırım üçlerle ilişkimizde heyecan bitti, alışkanlık oldu, monotonlaştık :)
Bugün yağmur altında, soğukta bahçe nöbetinin üstüne, 2-B'ye girdiğimde ayakta uyuyordum. Ama "İngilizceee" çığlıklarını duyunca ve kartonları, balonları görünce kendime geldim. Renkleri tekrar etmek için iki aktivitemiz vardı, ilk aktiviteyle böyle bir tırtıl oluşturduk;
Hem Gaziantep'e hem de kalem batırmak yerine balonu ısıran çocuğa selam olsun! :)
Dönemin sonu gelirken, artık aaa neyse üç hafta kaldı diye gidip geliyorum okula.
Zaten bana bir dokun bin ah işit. Ah şu sayılı günler geçseydi, Haziran gelseydi, tayinim çıksaydı.
Askerlikle öğretmenlik arasında gün saymak açısından sıkı bir ilişki var bence!
Bu arada daha tecrübeliyim gibi hissettim bu dönem. Çocuklarla bir çok rengarenk aktivite yaptık mesela, sınıf yönetiminde de çeşitli yollara başvurdum. Geçen yıl böyle şeylerin zerre aklıma gelmemiş olmasına, sınıfların duvarlarını boş bırakmış olmama hala şaşırıyorum. Mesleğe başlamanın şokuydu sanırım, ama yine de hepimiz İngilizce'yi seviyoruz :)
Asıl anlatmak istediğime dönecek olursak, senenin başında, geçen yılki sınıflarımla devam edeyim, ah ne güzel çocuklar büyüdü 3'e geçtiler dedim kendi kendime. Ama gel gör ki öyle bir dünya yokmuş. Bu dönem müfredatın da yoğunluğuyla beraber o kadar çok yordular ki, bir kaç sınıfı canavar olarak tanımlıyorum kafamda.
12 tane üçüncü sınıfımın yanında, 3 tane de ikinci sınıfım var. Haftanın 3 günü, üçlerle 6 saat dersin üstüne ikilerle de 2 saatim var. Sanırım mini minik ikilerin heyecanı olmasa günde 8 saate katlanamazdım. Düşünüyorum da, sanırım üçlerle ilişkimizde heyecan bitti, alışkanlık oldu, monotonlaştık :)
Bugün yağmur altında, soğukta bahçe nöbetinin üstüne, 2-B'ye girdiğimde ayakta uyuyordum. Ama "İngilizceee" çığlıklarını duyunca ve kartonları, balonları görünce kendime geldim. Renkleri tekrar etmek için iki aktivitemiz vardı, ilk aktiviteyle böyle bir tırtıl oluşturduk;
8 Eylül 2014 Pazartesi
Bir yıl bitmiş, ikincisi başlarken...Mini mini birler!
Sene başında gelen ilk öğrenciler okul hakkında hemen hemen hiçbir fikri olmayan mini mini birler, bugün itibariyle geldiler. Koridorlarda ağlayanlar, kantini keşfedenler, anne eteğinden ayrılmayanlar...
Okula nasıl başladığımı hiç hatırlamasam da problem çıkarmadığım söylenir, sonrasında da zaten okul benim evim, okul benim yuvam oldu hep. Şimdi çocukları görünce çoğunun ''Mahalleden alınıp okul sıralarına konulmak'' gibi bir şok yaşadığını düşünüyorum. Sınıf öğretmenlerinin çocukların okula uyum sağlamasında emeği ve özverisi o kadar büyük ki, haklarını ödemek zor olsa gerek.
Oryantasyon haftasında gözlemlediğim kadarıyla, tuvalet, öğretmenler odası, kantin gibi çocukların ihtiyaç duyacağı şeyler öğretiliyor en başta. Bir de müdürle tanışmaca görmüştüm geçen yıl. Çocuklar öğretmenleriyle birlikte müdürün odasına gidiyor, müdür onlara hoş geldiniz diyor ve okul kurallarıyla ilgili öğütler vermenin yanı sıra ''okulu sevin'' diyor. Gördüğüm en tatlı tablolardan biri bu, umarım çocuklar büyüdüklerinde bunu hatırlar.
Birlerin dersine girmesem de, onların katında nöbetlerim olacak. Okulda kendi sınıf öğretmenlerinden başka öğretmenlerin de olduğunu fark edene kadar ''abla'' diye hitap edecekler :) Neyse ki sene sonuna doğru öğreniyorlar, hatta bana ''İngilizce Öğretmenim'' diyenler bile olmuştu geçen yıl.
Yeni eğitim öğretim yılımızın huzurlu, mutlu ve de verimli geçmesi dileğiyle!
8 Nisan 2014 Salı
1 Nisan!
Geçen hafta bugün 1 Nisan'dı, ikinci sınıfların şaka yapacağı ise hiç aklıma gelmezdi. O gün şakacı sınıfımız 2-C'nin ilk dersi benimdi. Bana şakaları şunlardı:
-Aaaa öğretmenim saçlarınız rengarenk olmuş!
-Aaaaa İngilizce öğretmenim! Gözlükleriniz yok!
Sonra, sınıf öğretmenlerine şaka yapıp yapmayacaklarını sormuştum. Yapacaklarmış, küçük balonlar almışlar, sıranın altında patlatıp bomba patlamış etkisi yaratacaklarmış. Bugün çocuklardan birine öğretmeniniz korktu mu balonlardan dedim, cevabı şöyle: ''Öğretmenim, benim balon yanlışlıkla patlayınca en çok ben korktum :) ''
Aynı çocuğun geçen hafta bir şaka öyküsü de şöyleydi: ''Öğretmenim, Serhan'a dün gece hastalandım, hastaneye gittik dedim. Serhan geçmiş olsun deyince 1 Nisan dedim! Nasıl yedin ama Serhan!''
-Aaaa öğretmenim saçlarınız rengarenk olmuş!
-Aaaaa İngilizce öğretmenim! Gözlükleriniz yok!
Sonra, sınıf öğretmenlerine şaka yapıp yapmayacaklarını sormuştum. Yapacaklarmış, küçük balonlar almışlar, sıranın altında patlatıp bomba patlamış etkisi yaratacaklarmış. Bugün çocuklardan birine öğretmeniniz korktu mu balonlardan dedim, cevabı şöyle: ''Öğretmenim, benim balon yanlışlıkla patlayınca en çok ben korktum :) ''
Aynı çocuğun geçen hafta bir şaka öyküsü de şöyleydi: ''Öğretmenim, Serhan'a dün gece hastalandım, hastaneye gittik dedim. Serhan geçmiş olsun deyince 1 Nisan dedim! Nasıl yedin ama Serhan!''
7 Nisan 2014 Pazartesi
Başlangıç
Aniden başladığım ''öğretmenlik'' üzerinden neredeyse 7 ay geçmiş, başka bir deyişle ''7 aylık öğretmenim ben.'' diyebilirim artık. Keşke baştan beri anılarımı yazsaymışım. Neyse artık yazacağım, belki bazen de geçmişe dönerim.
Öncelikle, Gaziantep'in merkezinde bir ilkokulda çalışıyorum, şehir merkezinde olduğumuz için doğu görevi de sayılmıyor burası. Okuldaki bir çok meslektaşım gibi ben de gün geçtikçe Antep'ten çok Urfa'da olduğumuza inanıyorum, veli-öğrenci profili, şiveler, gözlemler, olaylar vs dolayısıyla. Mesela, Antep'te ''kuşçuluk'' çok yaygın değil, fakat biz balkondan bakınca akşama kadar damlarda kuş uçuran insanlar görüyoruz.
Okulumuzda 3. ve 4. sınıflar sabahçı, 1. ve 2. sınıflar öğleci. Her devrede 16 sınıf, her sınıfta 30 öğrenci var. Öğleci olarak 15 tane 2. sınıf şubesinin derslerine ben giriyorum, haftada ikişer saat. Öğleden sonra okulun en büyükleri 2'ler yani, sınıf öğretmenlerini bir de beni tanıyorlar. Her sınıfçının 30, benim ise 450 öğrencim olduğu için çok popülerim :) Koridorlarda ''İngilizce Öğretmenim!'' nidalarıyla dolaşıyorum genelde. Bir süre sonra çocukların bana ''İngilizce Öğretmenim!'' diye bağırıp, ardından ben ''Efendim?'' dediğimde hiçbir şey söylememelerini garipsememeye başlıyorum, bazen gülümseyip geçiyorum, bazen tepki bile vermiyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
